25-29 nisan arasında dolu dolu 5 günümüzü Amsterdam’da geçirdik. Arkadaşım Bahar Sayesinde ”dış hatlar giden yolcu” olma şerefine bir kez daha nail oldum. (Acaba Almanlar buna ne diyor?)
Sabiha Gökçen Havalimanı’nında büyük bir mutlulukla ve gururla buluşmak bu gezilerin en tatlı anlarından biri. ”Gitmenin” o eşsiz duygusu nasıl anlatılır? ”Varmaya değil gitmeye gitmek” demişti yıllar önce Elif Şafak…Ne güzel bir laftı. Pasaport kontrolü sonrası ateş pahası da olsa çayımızı kahvemizi alıp seyahate çıkabilmiş olmayı kutluyoruz mesela.. Bizde böyle 🙂 Şampanyalar sonraki sefere.
Genel olarak Amsterdam’ı sevdik mi? Kendine has bir havası var, şehir estetiği var, sokaklarında boş boş gezmek keyifli, insanları kibar. Günah şehri olarak anılan kısmıyla bizim ilgimiz yok. (Esrar serbestliği ve Red Light sokağını kastediyorum. )

Bizim 5 günlük programımız şöyleydi:
- Sokaklarda gezmek ve kanal turu
- Keukenhof’da lale festivali ve Lahey gezisi
- Kral günü
- Zaandam ve Volendam (Yakın 2 köy)
- Müzeler
Hepsini yapabildik ancak Van Gogh müzesine bilet bulamadığımız için giremedik. Diğer büyük müze ile yetindik.

27 nisan Hollanda için önemli bir tarih çünkü Kral Günü olarak kutlanıyor ve onlarca sokak festival havasına bürünüyor. Herkes turuncu giyiyor ve alkol/keyif verici maddeler sular seller gibi tüketiliyor. Bunun için bu tarihte tüm Avrupa’dan turistler geliyormuş. Biz de özellikle bu tarihi planladık çünkü Bahar ve ben festival insanıyız ! Şaka şaka. Aslında hiç işimiz olmaz çünkü o ortamlar bizim gibi oto kontrol manyağı, anda olamayan ve çay-kahve-su dışında zinhar sıvı almayan insanlar için eziyet arkadaşlar. Sonuç olarak Kral Günü= Kings Day’i gördük mü? Gördük. Güzeller güzeli Dutch halkıyla birbirimize ”Happy Kings Dayyyyy” dedik mi? Dedik. Tatlı bir beyefendi fotoğrafımızı çekmek için elindeki kadehi bize verip üstüne de eşim bu işlerde çok daha iyidir deyince mutlu olduk mu ? Olduk.
Sırf Kings Day için Amsterdam’a gidilir mi peki? Bence, bizim yaş grubumuz ve yaşam tarzımız söz konusu ise gerek yok. Alkol almayacak, sokaklarda dans etmeyecek, o sokak bu sokak benim akşama kadar parti yapmayacaksak çok keyif alınacak bir ortam değil.

Bizim için bu gezinin zirvesi Keukenhof (Çok geniş lale bahçeleri) oldu. O kadar beğeneceğimizi, mutlu olacağımızı düşünmemiştik. İlla Amsterdam’a gelecekseniz nisanda gelmenizi bu açıdan öneririm dostlar. Sadece lale değil aklınıza gelen bütün çiçeklerin bir şölen havasında önünüze serildiğini hayal edin. Birkaç kafe vardı ve açık alanlardaki yerler bile odun-ağaç talaşıyla kaplıydı. Tabela terörü yok, plastik yok, güvenlikçi yok, reklam afişi yok. Bütün günü orada geçirebilir insan. Kocaman bir alan vardı mesela. Antika bir laterna koymuşlar. Şarkılar çalıyor. O bile ruhumuzu dinlendirdi.




Antika laterna. Fotoğrafı büyütürseniz kağıt desteleri üzerindeki şarkı isimlerini görebilirsiniz.

Schipol havalimanı sakin, pasaport kuyruğu uzun, pasaport polisleri Kıvanç Tatlıtuğ kıvamındaydı 🙂 Yeni uygulamalar var arkadaşlar. Polis noktasına geçmeden önce otomat tarzı cihazlarda pasaport okutuyor ve parmak izi veriyorsunuz. Kargaşa oluyor az da olsa. Ekrandaki yönlendirmeleri takip ettik; bizden sadece pasaport okutmamızı istedi. Yine de 1,5 saat kuyruk bekledik. Sonrası kolay; arkadaşımın bir dahi olması sayesinde toplu taşıma ile çabucak otele vardık.


Merkezde Abba Otel’de konakladık. Asansörsüz olması ve lavabonun odanın içinde olması olumsuz yanlarıydı. Bu gavurlar soğuk sever deyip ilk gece kaloriferi açmamız gerektiğini düşünemedik ve biraz üşüdük. Şirin lobisi, yemyeşil bitkilerle dolu saksılar, az ama öz kahvaltı ve altında zincir market Albert Heijin olması ise sevdiğimiz özellikleri oldu.
Çok yürüdük! En az 20 en çok 28 bin adım attık! Yürümeye bir engeliniz olmaması iyi olur, ne kadar sosyal devlet olursa olsun bazen asansör olmuyor vs. Yine de bir sürü engelli, bastonlu insan gördük.


Amsterdam’da kaldığımız 5 gün boyunca hava o kadar güzeldi ki en çok sevindiğimiz şeylerden biri bu oldu. Elbette soğuktu ama güneş ışıl ışıl parladı. Tek damla yağmur yağmadı.
Çok şık kafelerde uzun uzun oturduk. Güzel şeyler yedik. Bol bol kahve içtik.


Detaylar için bir-iki yazı daha yazacağım. Sıcağı sıcağına genel izlenimlerimi paylaşmak istedim. Takipte kalınız efendim.




Amsterdam’da bana Buket Uzuner eşlik etti. Kalın bir kitap olmasına rağmen geçenlerde katıldığım söyleşiden sonra okumam gerektiğini düşündüm. Çorum’daki Hitit antik kenti ve Türk mitolojisi / şamanizmi merkezine alan hikayenin ise bir türlü içine giremedim. Gerçek hayatta kimse bu kadar uzun ve düzgün konuşmuyor. Sayfalar dolusu tarih-felsefe okuyacak hevesim kalmamış benim dostlar.





TÜM YORUMLAR
Nasıl merakla bekledim, her gün baktım ve nihayet 🙂 Diğer yazılar da ardı ardına gelsin lütfen. Sevgiler 🙂
Yaa..Bu kadar tatlılık biraz fazla değil mi 🙂
Ey yüce Allah’ım, bu iki güzel kadını sonsuza kadar koru ve dünyanın en güzel yerlerini görmeyi onlara nasip et. Amin.
Sana da nasip etsin inşallah. Ne güzel dua etmişsin.