Bu ayki kitabımız Şule’nin seçkisinden Saf Canavar’dı . Bu kulüp bu yazarı okumalıydı; tıpkı sonraki ayın yazarı Burhan Sönmez gibi 🙂
Hepimizi şaşırtan rekor bir katılım oldu; 25 kişiydik! Çekirdek kadroya ek olarak sosyal medyada görenler veya misafir olarak gelenler vardı. Entelektüel eşlikçim Meryem Abla’nın katılması beni ayrıca sevindirdi.

Grubun çoğunluğu okurken zorlanmış. Şule ve Aydan çok beğenmişlerdi; onun dışında hepimizin birkaç eleştirisi oldu. Kurgunun dağınık olması, uzun cümleler, tekrarlayan ikilemeler gibi pek çok konuya değinildi. Benim için en verimli-paylaşımlı buluşmalardan biriydi.
Eren, kendini bir ” Sema Kaygusuz fanboy” olarak tanımladı ve yazara çok hayran olmasına rağmen bu eserde beklediğini alamadığını söyledi. Yazarın bir diğer romanı Barbarın Kahkahası’nda kadın-erkek cinselliği/orgazmı üzerine yapılan tartışmadan bahsetti. İnternette o kısmı buldum ve kitabı okumuş olduğumu hatırladım 🙂 Sema Kaygusuz’un bende böyle bir etkisi var; yazarın diliyle bir türlü barışamıyorum. Beni içine alamıyor; akademik mi , karmaşık mı ne desem bilemediğim sayfalarda kaybolup gidemiyorum. Bu kahramanlar bana inandırıcı gelmiyor : Bekçilik yapan bir grup insanın bu kadar soyut söylemlerde bulunmaları mümkün değil. Saf Canavar şu anda yanımda değil ama Barbarın Kahkahası’ndaki diyalogdan örnek vereyim: Eda ve Ufuk, sabah kahvaltısı esnasında sohbet ediyorlar. Ufuk yatakta kendini kızdan kopuk hissettiğini söylüyor. Aslında kendi performansına övgü bekliyor fakat Eda bundan hoşlanmıyor ve upuzun bir monolog başlıyor. Ancak bir kongrede yapılacak bir sunumdayız sanki. Okurken bile beni çok yoruyor.
Saf Canavar’ı da bu sebeple yarım bıraktım. Acele etmeden, koşturmadan ve kurguya takılmadan okuyabilsem keyif alabilirdim ama bir kez daha anlıyorum ki Sema Hanım maalesef benim yazarım değil 🙁
Peki, kitap ne anlatıyor? Saf Canavar bir distopya. Bilmem kaç yıl sonra dünyada çok az insan kalmış ve laboratuvarlarda kemik-diş gibi kalıntılardan yeni varlıklar -kimerik kardeşler- üretilebiliyor. Soyu tükenen canlıların kalıntılarını arayan bekçilerden biri olan Leo, bir azı dişi buluyor ve o dişten kardeşi Mira üretiliyor. 3 yıl süren sürecin ayrıntıları beni çok etkiledi. Tıpkı gebelik gibi Leo’nun giderek yalnızlaştığı, kimseye anlatamadığı acılar çektiği, sonunda kabullenilmiş bir çaresizlikle Mira’ya bağlandığı, kaşı-gözü nasıl olacak acaba diye hayaller kurduğu sayfalarda gebelik ve doğum sonrası ilk ayları düşündüm. Çok güzel anlatılmıştı.
Saf Canavar, mirapi, basuq gibi farklı Mezopotomya dillerinden derlenen kelimeler , bürokrasinin soğuk metinleri ve korkutma-sindirme hamleleri, astrolojik olaylar, farklı yazarlara yapılan göndermeler -Yaşar Kemal, Kimsecik- ve hatırlayamadığım pek çok detayla dolu bir romandı.
Tavsiye eder miyim? Çok etmem ama Sema Kaygusuz okumak boynumuzun borcu. Bütün kitaplarını alalım, raflarımıza mücevher gibi dizelim isterim 🙂
Not 1: k24’te Kaygusuz hakkında kapsamlı bir yazı var . Tık tık.
Not 2 : Barbarın Kahkahası’nda erkek arkadaşı ile didişip duran Eda isminde bir karakter var. Şimdi kim olduğunu anımsamadığım yaşlı ve bilge bir de şifacı. Otlarla, çiçeklerle iksirler yapan bu kadın Eda’yı gözlemliyor ve şöyle diyor:
”Hasılı sorgunun cehennem azabına dönüşmesi an meselesidir. Cevap verdikçe zihin körelir. Hele ki Eda Hanım gibi sual olmayan sualleri cevaplamaya meyledenler elalemin süt annesi gibi kolayca tahriş olmaya, uçlarından kanamaya başlarlar.”
Bunu kulağıma küpe yapıyorum. Diyor ki bu şifacı: ”Senin verdiğin mücadeleler önceden verildi. O kadınları bir aile gibi aklında tut. Onların şefkatine sığın.” Adı geçen bu kadınlardan biri olan Kamile Şevki Hanımefendi’yi sevgiyle anıyorum. Kendisi ülkemizin ilk kadın patoloğuymuş.

Gelecek ayın 5 kitaplık aday listesini ben oluşturdum:

Oylama sonucunda Kırmızı Ayna seçildi . Yaşasın!





TÜM YORUMLAR
Ben sizin listeden Bir Katilin Güncesi’ni seçerdim. O kitabı merak ediyorum.
Taşların Anlattığı’nı aldım listeden. Hoşuma gitti.