Metal yığınları içinde geçen bir film bu. Karabük’de çekilmiş. Demir-çelik fabrikası etrafında yaşayan küçük bir kentte, kahramanlar doğadan fersah fersah uzakta ,televizyonun etrafında bir hayatı sürüklüyorlar peşleri sıra.

Filmin adı Araf. Özcan Deniz’li afişi ile çıkmış görücüye. İyi de olmuş çünkü Nuri Bilge Ceylan filmleri gibi bir ”sanat” filmi Araf ; popüler isimli afişi sayesinde belli bir sayıda izleyici tarafından izlenebildiğini yazıyor netteki kaynaklar.

Karşımızda su gibi duru, tertemiz yüzüyle bir kız var ; Zehra. O kadar genç ve güzel ki..Bir dinlenme tesisinde çalışıyor servis elemanı olarak. Olgun isimli genç bir çocuk da aynı yerde ve kıza aşık. Özcan Deniz, hiç konuşmayan bir kamyon şöforü olarak devreye giriyor ve Zehra ile bir ilişki yaşamaya başlıyor. Sonrası üzücü , taşra kızlarının başına gelmesinden korkulan mahiyette ; hamilelik, ortadan kaybolan baba , bekleyen çocuk-anne , korkutucu bir düşük (aslında erken doğum)..

Film pek çok yoruma göre sıkıcı ve soru işaretleri ile dolu. Zehra hiç konuşmayan ve bu filmde yakışıklı diyemeyeceğimiz Mahur’da ne buldu da onunla yatmaya başladı? Kaldı ki Mahur kamyon şoforü ama neredeyse hergün Zehra’yı görüyor bir şekilde ve ilk karşılaşmaları kasabadaki bir düğünde oluyor , demek ki o da orada yaşıyor. Bunun gibi birçok soru işareti kafasını meşgul etse de insanın, o bekleme halinin çok güzel yansıtıldığını düşünüyorum. Ben Zehra’nın o gencecik haliyle bu kadar ümitsiz bir aşka tutunmaya çalışmasını şöyle yorumladım ; o kadar sürpriz umdurmayan bir hayatı var ki ne olursa olsun Mahur bir yenilik onun için. Annesinin evinde olsun, tek arkadaşı Derya’nın hayatında olsun mutsuzluk hakim. Onu bekleyen geleceği görüyor belki de onlara baktıkça. Olgun’a o nedenle yüz vermiyor. Mahur’un konuşmaması onu daha çekici mi yapıyor? Bir de o yaşların dayanılmaz cinsel doluluğu Mahur’u olduğundan daha hoş gösteriyor olabilir Zehra’ya çünkü daha sivilceleri geçmemiş Olgun’la kıyaslanırsa Mahur yetişkin bir erkek.

Televizyon olgusu filmde baskın. Olgun’un mutsuz annesini ”Çocuklar Duymasın” izlerken görüyoruz.Olgun ise ”Var Mısın Yok Musun” hastası. Acun’a bol bol gönderme yapılıyor. Finalde Flash TV’nin meşhur Yalçın Abi’si çıkıyor ortaya.

Bu filmi ve malesef ertesi gün ”Requiem For A Dream”i izledikten sonra içinde bulunduğumuz çağın ne kadar zorlayıcı olduğunu iliklerime kadar hissettim. Topraktan , hayvanlardan, üretmekten , akrabalıktan, komşuluktan koparılan insanoğulları olarak deney fareleri gibi kafeslere kapattık kendimizi. Hayatlarımızda tek heyecan ”seyrettiklerimiz”. Gri dünyalarımızı ekran ışığı ile renklendirebileceğimize inandırıldık. Ekranda görünürsek inanacağız sanki yaşadığımıza. 50’li yaşlara kadar -taksit ödemek için-  manasız, ruhumuzu katamadığımız işler yapıp sonra da ben kimim, neyim soruları ile boğuşuyoruz. Varlıkları ile dünyamızı dolduran çocuklarımız büyüyüp gidiyorlar ve şanslıysak eşimizle, değilsek tek başımıza anlam arıyoruz yaşantımız içinde. Ne yapmalı sorusunun cevabını da bilsem keşke.

Mutlaka üretmeli insan , bir çarkın dişlileri arasında değil yaratıcı bir döngünün içinde olmalı,bunun yolunu aramalı diye düşünüyorum. Çocuklarımıza vermemiz gereken tek dersin belki de bu olduğunu.

E-POSTA ABONELİĞİ

Aşağıdaki kutucuğa e-posta adresini yazarak her yeni makaleden anında haberdar olabilirsin

Abone olduğunuz için teşekkür ederim.

Bir şeyler yanlış gitti. Lütfen tekrar deneyin.

Bir cevap yazın