Ağustos başladığına göre 2026 yazının ilk yarısı bitti diyebiliriz. sonbaharın müjdecisi eylül son yıllarda çok sıcak geçiyor ve onu da yaza dahil ediyorum.
1990’dan beri var olan Gümüşlük Akademisi’ne bir türlü yolumu düşürememiştim ki geçen ayki Latife Tekin okumamız sonrası dolu dolu bir festival programı yayınladıklarını fark ettim. Beliz Güçbilmez, Semih Gümüş gibi isimleri görünce sevindim. Maalesef Beliz Hoca günlerinde Bodrum’da olmayacağım. Gidebildiğim tek gün ise pek de keyif almadım. Sabah programında Soner Caner isimli bir yönetmenin sunumu vardı güya ama Soner Bey, sıfır hazırlıkla, sohbet etmeye gelmişti. Söylediklerinin yarısını anlamadım. Netflix’te yayınlanmış Gönül adında bir filmi olduğunu öğrenmiş oldum.


Akademi, geniş bir alana yayılmış pek çok binadan oluşuyor. Çoğu yer (kütüphane özellikle) bakımsız kalmış. Yıpranmış. Fotoğrafta anlaşılmıyor ama bu masanın olduğu ağaç altı en ferah kısımdı. Latife Tekin, Polat Özlüoğlu, Mehveş Bingöllü ile aynı ortamda olmak mutluluk vericiydi.

Tobias Wolff’ün Zincir öyküsünü okurken ”Amerikalılar başka” dedim ”Bir de İngilizler. Roman işinde en iyiler bence onlar.” . Hoca, bana dönüp ”Nereden tanışıyoruz?” dedi. Tatlı bir andı.
Öğleden sonraki Semih Gümüş oturumunda ise Semih Bey ortalama 10’ar sayfalık üç öyküyü başından sonuna okumayı tercih etti. Hiç üşenmeden kelime kelime okudu. Anlam veremedim bu çabaya. Aralarda ”Ne düşündünüz, nasıl gidiyor ” vb sohbet ettik. Birkaç yazar adı tek kazancım oldu.
Uçuyoruz isimli öyküde kreş öğretmeni Anjelika’nın öğrencilerden birini birkaç saat evinde misafir ettikten sonra yaşadığı ”uyanış” çok dramatikti.
Katılımcıların soruları, yorumları ve bakış açılarını görünce kendimi ”büyüklenme” modunda bulduğumu da itiraf edeyim.
Gelelim gündelik hayata:
Yazılılar haziranın ilk haftası bitince çocuklar okula gitmemek için bin dereden su getirdiler. Israr kıyamet götürdüğüm birkaç gün sınıfta sadece 2-3 kişi olduğunu, film izlediklerini söylediler. Teoride okullar 26 hazirana kadar açıktı ama pratikte öyle olmadı. 2 aydır tatildeler ve bilgisayar oyunlarına gömülmüş durumdalar. Sabaha kadar oynayıp akşama kadar uyuyorlar. Emre nadiren de olsa marinaya inip arkadaşları ile takılıyor fakat Eren’i ne bahçeye ne havuza indirebildim. Haftada 2 gün online matematik dersi yapıyor. Günde 10 tane paragraf sorusu çözdürmeye gayret ediyorum. Dershaneye yazdırma fikrime herkes karşı çıkıyor, zaten okul dershanenin programını uyguluyormuş vs. Kimseyi dinlemeyip kayıt yaptıracağım ama Eren o kadar kararlı bir şekilde kabul etmiyor ki çabucak pes ediyorum. Beni yine gelgitli, kaos dolu bir LGS yılı bekliyor 🙁
Temmuz ayında eltimin kızı Mine ve yeğenim Tuğba geldiler. Onların sayesinde Ortakent Meggs ve Yalıçiftlik’te denize girdim. Sular henüz ısınmamıştı. Yalıçiftlik’e gittiğimiz gün dışarısı 40 derece iken su 18-19 dereceydi. Ondan mı bilmem iskeleden atlarken belimi incittim. Havada beli incinir mi insanın? 2-3 haftadır ev egzersizlerimi bile yapmadım. Ne olur ne olmaz diye.

Yeğenimiz Mine gitmeden bir gün önce AVM’de takıldık. Doğum günü hediyesi olarak saç düzleştiricisi seçti kendine. Biz de neredeyse 1 aydır dondurucusu çalışmayan buzdolabımızı yeniledik. Güya adamın bir gelip eski buzdolabını alacaktı, çok ihtiyacı olduğunu söylemişti fakat gelip alması için telefon ettiğimde bir sürü mırın kırın etti. Neyse ki media markt’ın nakliyecileri tekrar gelip evden almayı kabul ettiler.

Bu sene sadece 5 gün misafir ettiğimiz Kayra bana kahve yapmaya çok hevesliydi. O yaş çocuklarını oyalamanın ne kadar zor olduğunu -neyse ki- unutmuşum. Her dakika dikkatini talep eden, canı sürekli sıkılan 4-6 yaş arasını nasıl geçirmişiz? Bir bahçen ve çocuğunla oynayacak bir sürü akran yoksa geriye ne kalıyor? Tabi ki ekranlar. Vallahi, iyi ki varlar.
Kardeşimin Almanya’da 30 yıldır kullandığı şişe geri dönüşüm makineleri büyük bir şaşaa ile ülkemize geldi. Çok sevindim; şişe başına 1 lira olmasa bile seve seve yapardım bu işi; her yerin çöple dolu olduğu sokaklarımızı gördükçe çok üzülüyorum. Ben de şişeleri biriktirdim ama 11.den sonra ”makine dolu” uyarısı verdi. Konteynırın etrafında çuval çuval şişe bırakılmıştı; demek ki sistem doğru düzgün çalışmıyor. Hayal kırıklığı.


Nisanda diktirdiğimiz 10 kök zeytin ağacımızı sulamaya gittik. Bir kez de bu ay içinde gitmemiz gerekecek. Umarım birkaç seneye kendi zeytinimizi toplarız.
Eşimin dayısı vefat etti. 5 temmuzda cenazesi için İzmir’e gittik. Büyük şehirlerdeki ”insansızlık” la yüzleştim tekrar. Artıl ailenin en büyüğü olan Sevim yengemizin yanında olabildik. Yaşlılık, ölüm, çoluk-çocuk, eş-dost-akraba…Her biri apayrı hikayeler.

Bunlar da bonus:


Ne kadar ”yaz” hatta Yunan Adası kokuyor değil mi?




