Kendimi, pazar akşamı, 21.30 seansında sinemada buldum. Hiç niyetim yoktu aslında. Hem kitabı okumadım, hem çok satanlara mesafeliyim hem gidenler tavsiye etmemişti ama edebiyat-sinema zaafım; hele ki biri davet ettiyse.
Üstelik arabam yoktu ve dolmuşu kaçırdım. Yol kenarında beklerken gökten inmiş gibi önümde bir araba durup yol sordu ve beni AVM’ye kadar götürdü.
Fikrimce Hamnet, bir ”sanat” filmi arkadaşlar. Gücünü sessizlikten, karanlıktan ve söylenmeyenlerden alıyor. Yani sıkıcı olabilir. Aksiyon, olay, çarpıcı sahneler, inişler-çıkışlar, efekt ve müzik yok. Oldukça koyu renkli/karanlık bir film; salonun büyük ve zifiri karanlık olması lazım.

Bizim salonun fotoğrafını koyuyorum : Şu sağ üstteki yemyeşil EXIT yazısı ve merdiven ışıkları yüzünden çoğu sahneyi tam olarak göremedim. Bu detayı saymazsak çok şanslıydım çünkü yanımda harika bir eşlikçi vardı; tam bir dikkatle, telefona bakmadan, konuşmadan filmimizi izledik. Sadece 5 kişiydik. Öndekiler bizden baya uzak oturdu ve çıt çıkarmadı.
Kitabı okumamıştım. Film hakkında da herhangi bir araştırma yapmadım ki beklentim olmasın. Belki de bu yüzden şaşkınlıkla izledim ve çok ağladım; çocuğun ölümüne değil çok sevdiğin bir şeyi kaybetmenin acısına ağladım. Bazı kayıpların bizi nasıl parçaladığına, onlar gitmeden önce nasıl da hayat dolu olduğumuza, bir zamanlar içinde manzaralar gördüğümüz insanların şimdi boşluk olmasına ağladım. Erkekler, yaşamın içinde özgürce yollarını ararken kadınların dört duvar arasında çocuklarına bir galaksi yaratma çabasına, en zor zamanlarda sadece ve sadece anneden öğrenilebilen tılsımlı cümlelerin teselli olmasına, çocuk doğurmanın büyüsüne ve lanetine, edilemeyen vedalara ağladım.



İngiltere kapitalizmin babası ve tüm kötülüklerin çıban başı. O sinsi, hesapçı, üstten bakan İngiliz tabiatını hiç sevmem ama kültürüne ve ”İngiliz” olan pek çok şeye hayranım. Downtown Abbey ve Yeşilin Kızı Anne dizilerine, Günden Kalanlar romanına, porselenlerine, atlarına, aksanlarına, yemyeşil doğalarına, duvar kağıtlarına büyük bir sempati duyuyorum. Hamnet’in çekildiği Herefordshire bölgesi, şu üstteki gibi evleri, dev ağaçları ve ormanlarıyla beni benden aldı. Evet, çoğu sahne karanlık-iç karartıcıydı ama görsellik muhteşemdi. Pek çok sahneyi tablo olsa alır duvarıma asardım. Baş kahraman Agnes’in o ağaç kökleri arasındaki görüntüsü zihnime kazındı.

Shakespeare hakkında bilgim yok. Gerçekten de 11 yaşında ölen Hamnet isminde bir oğlu varmış ve Hamlet eserinin ilham kaynağıymış. Chat’den öğrendiğime göre 16. yüzyıl İngiltere’sinde yazım standart olmadığı için Hamlet ve Hamnet karıştırılabiliyormuş. Shakespeare tiyatro metni yazdığı için hiç radarıma girmedi. Hamlet ne anlatıyor onu bile bilmiyorum ama bu filmden sonra ben de artık bir Shakespeare hayranıyım.
Beni sinemaya davet eden arkadaşım sonradan şahane bir video gönderdi . Yorumlardan birinde ”Küresel ölçekte filmi en iyi yorumlamış kişi olabilirsin.” demişler; bana da öyle geldi.
Yaşadığınız yerde gösterimde ise kaçırmayın; böyle filmler sinemada izlenmeli.

Not 1: Elbette tüm kitaplarını en kısa sürede okuyacağım. Şahane bir söyleşi için tık tık
(Maggie kekemeymiş! )
Not 2: Yazarın çocuk kitapları da varmış ve üstteki söyleşi sayesinde şahane bir çizerle tanıştım: Daniela Jaglenka Terrazzini

Görsel çizerin web sitesinden.
Not: Yeşilin Kızı Anne hakkında yazdıklarımı okumak isterseniz tık tık





TÜM YORUMLAR
Harika bir tanıtım yazısı olmuş. Film kitaptan daha etkileyici diyenler de var. Mutlaka sinemada, beyaz perdede izlemek istiyorum ben de.
Barış Özcan’ın videosunu izledim. Mükemmeldi.
Çok teşekkürler. Çok yönlü, ayrıntılı bir tanıtım.
iletiyorum.
Giderseniz yazın. Merak ediyorum.
günaydın 🙂 bu çok satanlara mesafeli olma durumu sebebiyle ben de hiç ilgilenmemişim ama bu yazıyı okuyunca aşka geldim. önce kitabı okuyayım sonra da filmini izleyeyim. Çok teşekkürler .
Kitap bugün-yarın elime geçecek. Beklentim biraz yüksek inşallah hayal kırıklığına uğramam. Mutlaka yorumunu yaz.