Geçen yıl nisanın ilk günlerinde yaptığımız Paris seyahatinin yıl dönümü gelirken içim kıpırdanmaya başladı. ”Koca bir sene geçti, baş başa bir yere kaçamadık” diye dertleniyordum. Mart sonunda Damla Deresi Kanyonuna gittik motorla, o gezinin planı yapılırken Kaş’a gitme mevzusu konuşulmuş, üstelik nisanın 5-6-7’sinde. Hiç düşünmeden ” Olur olur, çok da güzel olur, nolur gidelim” diye tutturdum. 

Tabi hayat planlarımızın dışında gelişti ve önce babamın hastane süreci gündeme geldi. Sonra da Eren’in aksayarak yürümesi. Seçim günü başlayan ”Bacağım ağrıyor” sızlanmasını pek ciddiye almadık çünkü bir yandan hoplayıp zıplamaya devam ediyordu. Perşembe sabahına kadar ara ara şurup verdik fakat perşembe günü okulda oyunlara katılmayınca alıp ortopediye getirdik. Doktorun muayenesi boyunca kıkır kıkır gülüp çekmeceleri karıştırınca , röntgende de çok şükür bir şey görünmeyince derin bir nefes aldım ve bir kez daha sağlıklı olmanın ne büyük nimet olduğunu hatırladım. Tablo şöyleydi:  Babam hastanede yatıyor, doktor gelip gidiyor, ertesi günün tedavisini söylüyor, damar yolunu çıkarttırmıyor. Eren yanımızda, röntgen vs işlerine bakıyoruz ve ertesi gün 3 günlük Kaş tatiline çıkılacak. O gün tesadüfen hastanede olan arkadaşım Sema’ya ”Bu durumda gidemeyiz tabi ki” dedim. (Fakat motor montu, yağmurluk vb teçhizatı ve çocuklarla kalacak öğretmeni birkaç gün önceden ayarlamıştım. )
 
Babamı dinlenmeye bıraktık, Eren babasının odasındaki bilgisayara takıldı, Sema’nın annesinin müdahaleden çıkmasını beklerken çay içmeye indik. Yarım saat sonra yukarı çıktığımızda babamın damar yolu çıkarılmıştı çünkü eşim doktora hafta sonu için planımız olduğunu , tedaviye mümkünse pazartesi devam etmek istediğimizi söylemiş! 
 
Özetle cuma günü ekiple buluşana kadar gidebileceğimize inanmadım. Kimler geliyor, rota nasıl, 3 günlük plan neleri içeriyor hiç haberim olmadan, Gökçen’in montuyla, bu gezi için kiraladığımız Honda’nın NC750x’in acayip rahat arka selesine oturduğumda sahiden gidiyor olduğumuzu anlayıp çok mutlu oldum. 
 
Antalya’ya giriş
 
Antalya yolunu gözümüzde çok büyütmüştük. Yedi-sekiz saat sürer, virajlıdır diye. 14:00 gibi Bodrum’dan çıktık. İlk molayı Köyceğiz Yörük Ali Restoran’da verdik. Kuru fasülyesi meşhurmuş. Yiyip içip yola koyulduk ve şahane Antalya denizini kuş bakışı gören Kaputaş plajı civarına gelene kadar  benzin- tuvalet molası dışında durmadık. Resimlerimizi çekip sekiz olmadan otele girdik. Başka şeylere para harcamak için oteli ekonomik olanlardan seçtik. Klimanın gürültülü olması dışında bir şikayetimiz olmadı çünkü sadece uyuduk ve kahvaltı yaptık. Kahvaltısı yeterliydi, kızarmış ekmek olması güzeldi. (Evde ekmek kızartma makinemiz yok, tost makinesinde kızartıyorum bazen ama ekmeği çok yiyorum o zaman. Kilom artıyor, bazı bağımlılar gibi istediğim zaman bırakırım diyerek çok dertlenmesem de bel çevrem kalınlaşıyor. Pantolonlar sıkıyor. Hep tayt giymek istiyorum.)
 
 
Yazlık mekanların kış halleri insana hüzün verir bilirsiniz. Grupla gitmek bu hüzne kapılmamak açısından çok doğru bir iş oldu. Ayrıca yeme-içme işini araştırmamıza hiç gerek kalmadı. Hepsi Bodrumlu olan ekiple şahane yerlere gittik.
 
Kaputaş plajı minicik ve yüzlerce basamakla iniliyor , unutmadan yazayım. Kaş da öyle, küçük bir kasaba aslında. Dokusunu, ruhunu korumuş bir yer. Taş sokaklar ve kral mezarı ya da anıt mezar olduğu yazan bir yapıt dikkat çekici. 
 
 
Kaputaş plajı
 
Kaş meydanı
Kaş Smiley’s restoran
 
Otele yerleşip bir saat dinlendikten sonra – ki yaklaşık 6 saatlik motor sürüşünden sonra dinlenmek şart- kendimizi Smiley’s isminde çok şık bir balık restoranında bulduk. Eşim ve ben pek balık- deniz ürünü sevdalısı değiliz. Karidesmiş, kalamarmış , tadına Bodrum’a gelince baktık diyeyim siz anlayın ama bizim grupta öyle bir yeme içe aşkı var ki bu üç gün boyunca onların neşesine ve hevesine ortak olup ne bulduysak biz de yedik; en azından tadına baktık. Gece yarısına kadar yendi, içildi, sohbet muhabbet kıvamını buldu.
 
 
Ekipte yirmi yıldır Kos-Bodrum arasında kaptanlık yapan birinin olması sayesinde Kaş’a sadece 20 dk uzaklıktaki Yunan adası Meis için biletleri ayarlayıp yatağa öyle girdik. ”Yeşilleri alın” muhabbetini biliyordum ama kardeşimin deyişiyle inanamaya inanamaya yaşadığımdan mıdır nedir Meis feribotuna binince öyle bir sevindirik oldum ki ne yağmur ne çamur keyfimi bozmadı.
 
Başkalarını bilmiyorum; benim için evlilikte romantizm ve iletişim olmazsa olmaz. ”Çocuklar ve borçlar” dışında bir hayatımız olmalı ikimize özel. Evin içinde ben, o ortamı kuramıyorum. Çocuklar erken uyuyor, akşam dokuz sonrası saatler bizim ama ı ıh, olmuyor, çay koymaya mutfağa gittiğim an bulaşık makinesini çalıştırayım, dondurucudan bir şey çıkarayım, çöpleri toplayayım derken kendimi kakılmış rolünde buluveriyorum. Her fırsatta dışarı çıkmak, baş başa yemek yemek istemem bundan. Hele ki çocuk sesi ve ev işi olmadan geçirilen bir-iki gün benim sevgi depomu ağzına kadar dolduruyor. (Maalesef eşim blogu okumuyor ;)) Motorla gezi işinde de en büyük motivasyonum bu; eşimle bir aktivite içinde olmak. Sadece ikimizin yer aldığı bir eylem bu ve arabayla gitmekten farklı. Arabada kopup gidiyorum, kitap bile okuyorum bazen ama motorda hep sürücü ile temas ve iletişim durumundasın. Sırf bu sebepten seviyorum ve zor gelmiyor. 
 
Uzaktan görünen ada
 
Cumartesi sabah on civarı feribot iskelesine geldiğimizde çiseleyen yağmur gün boyu devam etti. Meis ( sosyal medyada Kastellorizo olarak geçiyor ya da Megisti) minnacık bir ada, kordon boyunu en fazla otuz dakikada yürüyüp geldikten sonra ara sokaklarda kaybolmak ve yemek-içmek dışında yapılacak bir şey yok. Sevimli, huzurlu bir yer. Kaş’a gidilirse ve yeşil pasaport varsa gitmemek ayıp olur. Önce kahve molası verdik, sonra Alexandra isimli restoranda upuzun bir yemek yedik. Yağmur giderek artınca başka bir şey yapamadık ama rengarenk evler, ada havası, grubun neşesi yetti de arttı. Dönüş yolunda herkes eşiyle kol kola, yüzlerde gevşemiş bir ifade ve ikişer şişe ile feribota bindi. 
 
 
Meis, Alexandra restoran
Kaş’da pasaportları yarım saat beklemek gerekince biz gönüllü olduk. Eşimle, pek şirin Noel Baba Kafe’de bir saat boyunca yağmuru izleyip çay- tiramisu keyfi yaptık. Şakır şakır yağan yağmur altında otele dönüp akşam yemeğine kadar ısınmaya ve dinlenmeye çalıştık. 
 
Akşam yemeğini Hünkar Ocakbaşı’nda yedik. (Fiyatlar Bodrum’la aynıydı) ve geceye lobide devam ettik. Sıklıkla yağmurdan bahsederek, beylerin erkek erkeğe Yunanistan turu planlamasına misillemeler yaparak, kaptanın anılarını dinleyerek geceye ulaştık. 
 
Sabah pırıl pırıl bir gökyüzü altında yola koyulduk. İlk durak Saklı Kent kanyonu. Ne kadar ilginç bir yerdi. Yazları kanyondaki derede yüzmek mümkünmüş ayrıca. Oradan tepelere, bir Alabalık restoranına çıktık ve Muğlalıların dahi haberinin olmadığı kocaman bir antik kent olan Tylos’un yanından geçtik. Çay-kahve sonrası üçüncü durak Yuvarlak Çay. Ortaca’da yer alıyor, öğlen yemeğini orada yedik ve ver elini Muğla Otto Künefe. Biz çok beğendik. Dondurmalı künefe, peyniri ve pişirmesi ile tam kıvamındaydı. 
 
 
Saklı Kent kanyonu
Tylos antik kenti
Yuvarlak Çay
 
Pazar akşamı eve geldiğimizde herkes iyiydi. İlk kez bu tatil için Patika’dan bir öğretmen ayarladık, akşam saatlerinde gelip çocukların uyku rutiniyle uyumalarına yardım etti. Anne-babam bu işten memnun kalmışlar. Çocukları alt kata indirip, diş-çiş işini halletmek, pijamalar giydirip kitap okumak onların yapamayacağı bir şey. Eren, ikinci gece uyanıp ağlamış, tek sıkıntı bu oldu. 
 
Gezi rehberi değil bu yazı , webde onlardan tonla var ama bu üç gün pek güzeldi. Darısı tüm tükenmiş ebeveynlerin başına. 

 

 

E-POSTA ABONELİĞİ

Aşağıdaki kutucuğa e-posta adresini yazarak her yeni makaleden anında haberdar olabilirsin

Abone olduğunuz için teşekkür ederim.

Bir şeyler yanlış gitti. Lütfen tekrar deneyin.

2 YORUMLAR

  1. Memleketim Kalkan'dan geçmişsiniz. Kaputaş'a giderken de evimizin önünde.. Özlemişim:-)

Bir cevap yazın