Lavanta Kokulu Köye Günübirlik Gezi

Isparta Bodrum’a epeyce uzak. Hiç durmadan gitseniz beş saat. Kuyucak köyü, turizm bakanlığının katkısı ile sosyal medyada Lavanta Kokulu Köy olarak tanınıyor ve epeyce ses getiriyor iki yıldır. Bu aralar sürekli karşıma çıkıyordu. Marsilya’ya gitmeye niyet edip gidememiştik ve lavanta bahçeleri ile ünlü Provans hala aklımdaydı. O zamanki okumalarımda temmuzun ilk iki haftasının en ideal zaman olduğunu öğrenmiştik. 
 
Benim oğlanlar sabahın köründe kalkıyor. Ecem’i de uyandırıp erkenden yola koyulduk. İlk molayı önceki Isparta seyahatinden bildiğimiz Yörem restoranda, Muğla çıkışında verdik. Az ama öz, güzel bir kahvaltının ardından kahveleri söyleyip içeri geçtik. Pencereler vadiye bakıyor ve tavandaki ahşap oymaları çok beğeniyorum. Kahveler gelmeden ”Anneee” çığlıklarını duyunca depara kalktım resmen ve Eren’i tuvaletlere giden merdivenlerde -şükürler olsun ki babasıyla- kafasından kanlar akarken gördüm. Peçetelerle epeyce baskı yaptık, kanın durduğunu görünce dikişe gerek olmadığını anlayıp derin bir oh çektik. Bir an geri dönmeyi düşündüysek de yola devam ettik. Eren epeyce ağlamanın verdiği yorgunlukla uyuyakaldı. Tavas devlet hastanesi acilinde durup baticon, gazlı bez aldık. Kendimizce pansuman yaptık. Kurumuş kanları temizleyemedik ama bantla yapıştırmaya çalıştık yara dudaklarını. 
 

İlk durak Salda gölü. Gerçekten de uzaktan görünüm Maldivler ayarında. Bir heves kenarına kadar gittik. Emre yüzdü. Ecem tek başına girmek istemedi. Tabanı kil olduğu için ayakları batttı ve tedirgin oldu. Birçok kişi sudan çıkardığı kili vücuduna sürüyordu. Ecem’e eşlik edeyim derken suya gömülüverdim. Çocuklara her türden yedek almıştım, kendime de bir tişört ama şort yoktu yanımda. Göl kenarındaki derme çatma dükkanların birinden nedense kırmızı-mavi çizgili penye bir şort alarak asla bir instagram gızı olamayacağımı bir kez daha anlamış oldum. Tüm günü öyle geçirdim. Eşimin tişörtü de Eren’in kafasından akan kanlarla güzelce lekelenmişti.

Öğleden sonra üç gibi Kuyucak’a vardık. Hava oldukça nemli ve kapalıydı. Çok kalabalıktı ayrıca. Süslenmiş, püslenmiş, uzun beyaz elbiseli, full makyajlı, kafada lavanta taçları, elde çiçekler yüzlerce fotoğraf çektirmeye azimli instagram ahalisi tarlaları istila etmişti. Tur otobüsleri vardı. Anladık ki Kuyucak epeyce popüler olmuş. Kimseyi kınayacak halimiz yok; dedelerin-ninelerin elinden akıllı telefon düşmüyor. Hepimiz kendimizi bir telefon ekranında ne kadar güzel görebiliyorsak o kadar mutlu oluyoruz; son tahlilde. Kuyucak’ın tüm numarası da bu. Fotoğraf için etkileyici arka planlar sunuyor. Bazı kafe sahipleri durumun gayet farkında olmalı ki lavanta sıraları arasına eski ahşap sandalyeler, kapılar, saman balyaları, vazo içinde güller vb. koymuşlar. Sandalyeye oturmuş resim çektiren bir kız vardı, model mi diye merak ettim, o kadar özeniyordu. Yoksa her şey derme çatma. Altı boş, temelsiz bir turistik coşku var ama kimsenin yüzünde keyifli, huzurlu bir ifade yok. Çoğu kişi ”Bitse de gitsek” havasında..

Salda kenarında olsun, Kuyucak’da olsun beni çok rahatsız eden bir ”gecekondu havası” var. Bir tür olmamışlık. Konteynerlerden çatılmış kafeler, bol bol plastik, çin işi magnetler, içine azıcık mor gıda boyası konmuş dondurmalar, pek ucuz duran mor kolonyalar vb. Kadınlar lavantadan taç örüyordu , çok hoştu , aldık birkaç tane. Kapı-duvar süsü olur diye ama kurudukça boncuk boncuk döküldü.

9 temmuz 13. evlilik yıl dönümümüzdü. Ecem’in yakaladığı bu kare sembolü olsun 13 yılın. Eksiklerle (kanlı tişört- çizgili şort, ha bire mızmızlanan çocuklar) , anlaşmazlıklarla, huysuzluklarla (genellikle benim) gölgelenen anlar oluyor ama yol arkadaşıyız biz. Aynı yolun yolcusuyuz. Ben bazen önden gitmek istiyorum, kimseyi beklememek..Kimsenin adımlarına ayak uydurmamak..Kısa bir süre sonra anlıyorum ki yorulunca yaslanacak bir beden, sıkılınca bir nefes, üzülünce bir omuz olmadan yol yürünmüyor. İsterse cennet gibi manzaralar olsun kenarlarda. Yol dediğin, arkadaş istiyor. Anlatmak ve dinlemek istiyor. O ise bunları büyük bir zarafetle ve sanki çok kolaymış gibi yapıyor. Şükürler olsun.

Dönüşte akşam yemeği tantanası, Eren’in hala kan sızan yarası, yorgunluk, güzel bir şeyi bitirip uzunca bir süre için rutine döndüğünü bilmek gibi nedenlerle içime tuhaf bir keder çöreklendi ve sessizce geldim eve kadar. Emre bu aralar benim ruh halimi çok rahat anlıyor. ”Gene daldın anne, ne düşünüyorsun” diye soruyor. Birkaç kez laf attı bana , nasıl anlatırsın bunları çocuğa? Öyle işte oğlum, hayat..Bir gün belki burada yazdığım her şeyi okursun. Yetişkin olmak herkese göre değil yavrum. Bazıları zaruret denen şeyleri bir türlü kabullenemiyor. Hayal dünyasında yaşıyor mu demeli? Gerçekler için fazla dayanıksız mı? Hayat adamı olamamak mı? Annen de onlardan işte…

E-POSTA ABONELİĞİ

Aşağıdaki kutucuğa e-posta adresini yazarak her yeni makaleden anında haberdar olabilirsin

Abone olduğunuz için teşekkür ederim.

Bir şeyler yanlış gitti. Lütfen tekrar deneyin.

Bir cevap yazın