”Allah’ım sen bana sabır ver” ile ”Yaa, çok güzel” arasında gidip geldiğim tuhaf bir dizi izledim. O kadar çok nefret edecek şey varken bile DTF St. Louis, damağımda güzel bir tat bıraktı. Ortamlara düşmüş çoktan. HBO uygulamanız olmasa da izleyebilirsiniz. Yormayan, şaşırtan, tekinsiz, biraz polisiye, biraz kadın-erkek ilişkileri, bolca 21. yüzyılda ne kadar yalnız olduğumuza vurgu yapan bir şey arıyorsanız öneririm. Tek sezon, 7 bölüm.


Soldaki oyuncu Ozark dizisi ile çok tanınan Jason Bateman. Sağdaki adamın adı David Harbour’muş. Yine kült yapım Stranger Things’de önemli bir rolü varmış. Ben izlemedim. Kadın karakter de hepimizin aşina olduğu bir isim; Linda Cardellini.
Orta yaş krizindeki iki adam aynı TV kanalında çalışıyorlar ve bir olay anında arkadaş oluyorlar ama nasıl arkadaş! Ortaokuldaki kız arkadaşlığı gibi; el ele tutuşup bisiklet sürmeler, birbirlerine masaj yapmalar, dans etmeler, kadehten şarap içirmeler…En derin sırlarını anlatmalar ve daha neler neler. İkisi de evli, çocukları var. Sağdaki adam yani Floyd, çocuksu, birilerine iyilik yapmak için canını hiçe sayan ama ev kredisi, vergi borçları, iptal edilmesi gereken bahçe bakım aidatı gibi ”angarya” işleri hiç dert etmeyen sarsak, bakımsız bir insan ve karısının maç başına 85 dolar aldığı hakemlik işinden rahatsız çünkü kadını o kıyafetlerle gördükçe libidosu yok oluyormuş. ”O zaman ben ek iş arayayım veya ben de hakemlik yapayım da 170 dolar kazanalım” demek yok.

Kadın bakıyor olacak gibi değil. Topluma uyum sağlayamayan bir de ergen oğlu var. Evet, Floyd çok tatlı bir adam; çocuk gibi saf, tertemiz, ufak çaplı bir konserde o koca göbeğiyle hip-hop dansı yapacak kadar sevimli ama…Oğlanın zorbalandığı devlet okulundan alınıp özel okula gitmesi, yeni bir yatak alınması, faturaların ödenmesi lazım. Maddi durumu çok daha iyi olan diğer adamın peşine düşüyor ve kocasını aldatmaya başlıyor. Laf arasında ne kadar parasız olduklarından, Floyd’un sağlık sorunlarından, hayat sigortası bile olmadığından dem vuruyor.
Zaten daha ilk bölümde dizi Floyd’un ölümünü göstererek başlıyor. Burası sürpriz değil. Yanında teneke içecek kutusu ve erotik bir poster bulunan cesetle birlikte dizide bir suç atmosferi oluşuyor. Katil o mu, yoksa bu mu diye son 10 dakikaya kadar karar veremiyoruz.
Baş roller, ayrıca detektif rolündeki iki oyuncu ve çocuk oyuncu da dahil çok çok iyiydi. Galiba bu kadar zor bir senaryoda bile bize duygu geçirebilmeleri ve onları yargılamakta tereddüt etmem beni çok etkiledi. Şöyle anlatayım: Bu iki adam çok iyi arkadaş ve soldaki sağdakinin karısı ile yatıyor. Aldatılan koca mesaj atıyor: ”Yaptığın doğru değil. Buluşup konuşalım.” Sanıyoruz ki çok kızacak, bana bunu nasıl yaparsınız filan diyecek. Tam tersine: Karısının nelerden hoşlandığını anlatıyor! Şöyle şöyle yaparsan daha mutlu olur minvalinde ”en iyi arkadaşına” rehberlik ediyor.
DTF St. Louis, üç karaktere de kızamadığım absürd senaryosu, dostluğun ne kadar değerli ve hayati bir şey olduğunu yeniden anımsatması , yabancı şarkılara alerjim olmasına rağmen arada sırada mırıldandığım ”You are my sunshine” ve jenerikteki ”Let the sunshine” şarkıları , ustaca yazılmış diyaloglar, tek insanın bile olmadığı geniş planlar ve yalnızlık atmosferi ile 2-3 gün beni heyecanlandırdı.

Not: Daha kapsamlı ve profesyonel bir eleştiri için tık tık





TÜM YORUMLAR
Merhaba:) ne güzel detaylı yazmışsın . Umarım zaman bulur izleyebilirim . Uzun zamandır yorum yazmadım ama hep okuyorum,beğeniyorum, buralardayım. Sevgiler…
Teşekkürler ses verdiğin için. Merak ediyordum sadık yorumculardan birinin nerelere kaybolduğunu?