Epepe toplantımız coşkulu geçti. Geçen sefer olduğu gibi Ahır Meyhane’de toplandık . Hepimiz tam olarak yaz havasına bürünmüştük. 16 kişiydik. Dördümüz dinleyici olarak katılınca her birimize konuşmak için bol bol zaman kaldı ve ne güzel oldu! İnsan sayısı arttıkça paylaşımın derinliği azalıyor. Konuşulanlar yüzeyde kalıyor.
Macar yazar Ferenc Karinthy’nin eseri olan EPEPE, ” Dil/iletişim yoksa kimlik ve ahlak yoktur” ana fikri etrafında örülmüş bir roman. Fikir çok parlak olsa da 220 sayfa sürecek bir anlatı yoktu çoğumuza göre. Diğer Elif ve Aydan çok beğenmişlerdi. Aydan, kahramanımız Budai’nin ”ayakkabılarını giymedikçe” romandan keyif alınamayacağını söylerken haklıydı. ”Acaba ne olacak, bütün bunlar nereye bağlanacak?” merakıyla okursanız ancak iç sıkıntısı, çaresizlik, boğulma gibi karanlık hislerle kalakalırsınız ki bende tam olarak öyle oldu. ”Bit artık bit! ” iç sesiyle okudum ve doğrudan gidip sonuna baktım. Orada da beklediğim hareket olmayınca atlaya atlaya okudum son 70-80 sayfayı.

EPEPE; uydurma bir sözcük. Roman kahramanımız Budai’nin, temas kurabildiği tek kadına seslenirken kullandığı isim ama bazen Çetete, bazen Vete, bazen Bebe, Tyetye veya Pepe oluyor çünkü yeryüzünde olmayan bir dilin konuşulduğu çok garip bir ülkedeyiz.
Budai, bir dil bilim profesörü. Bir kongre için yola çıkıyor ama nasıl oluyorsa aktarma esnasında yanlış uçağa biniyor. Hemen uykuya dalıyor, kaç saat geçti bilmiyor. Gideceği ülkeden bir kol saati almaya karar verdiği için saatini de evde bırakıyor.
Uçaktan indikten sonra bir şekilde servise binip otele ulaşıyor ve 921 numaralı oda anahtarını büyük mücadelelerle alıp ölü gibi uyuyor. Çok yorgun ve bitkin. Ertesi sabah uyandığında en temel insani iletişimi bile kuramadığını hayretle fark ediyor. Resepsiyon memuru ile 5-6 farklı dilde konuşmaya çalışıyor, tüm dünyada geçerli olan ”uçak, telefon, pasaport, havalimanı” gibi kelimeler bile bu insanlara hiçbir şey ifade etmiyor.

Üstelik bu şehir ve bu otel aşırı kalabalık. Asansöre bile onlarca kişi biniyor, onlarca kişi iniyor. Tuvalet kuyrukları, yemek kuyrukları, resepsiyon önündeki kuyruklar hiç bitmiyor. Budai oda anahtarını almak ya da bırakmak için bile dakikalarca bekliyor. Kimsenin vakti yok, kimse dillerini konuşamayan, el-kol hareketleriyle çılgınca bir şey anlatmaya çalışan, talepleri hiç bitmeyen bu adama ilgi göstermiyor. Ne derdin var demiyor.
Budai, büyük bir azimle 220 sayfa boyunca aklımıza gelecek her şeyi yapıyor. Dil bilimci olduğu için soldan sağa yazılan bir yazı – sessiz harf olmayan diller-sayfanın altından başlayan türler, sokak tabelaları, metro durakları gibi bütün ipuçlarına bakıyor. Sonunda işi gökyüzünü kontrol edip kutup yıldızını görünce ”Demek ki hala dünyadayım” a kadar getiriyor.


Kendisine ilgi gösteren asansör görevlisi olan genç ve güzel (!) EPEPE ile kurduğu göz teması sonrası umutları tazelenen Budai, kadının kısacık sigara molalarında uğraşa uğraşa ondan birkaç kelime öğrenmeye çalışıyor. O kadar çaresiz ki gün boyu kadınla asansörde kalıyor ve katları inip-çıkıyor. Bir ara polise bile saldırıyor ki onu karakola götürüp bir tercüman çağırsınlar veya bir şekilde konsolosluk vb bir yere ulaşmaya çalışsınlar. Bir temiz dayak yiyip karakoldan atıldığı ile kalıyor.
Asla vazgeçmeyen adam metro, restoran, karakol, hastane, kilise, futbol stadyumu gibi birçok mekana girip çıkıyor ama içinden çıkıp geldiği modern dünyayla ortak tek bir nokta bulamıyor. Futbolun bile kuralları farklı. Sonunda parası bitiyor, otelden atılıyor, sokaklarda yaşamaya başlıyor, hamallıkla geçiniyor ve kural-kanun tanımaz bir vahşiye dönüşüyor. O da insanlara omuz atıyor, gerekirse pataklıyor, çiçekleri koparıyor, kırmızıda geçiyor. Sonunda bir iç savaşın ortasında kalıyor ve küçük bir umutla roman bitiyor.

Evet, 1969’da yazılmış bu romanın bir derdi olduğu kesin ama benlik değildi. Kulüp sayesinde okuduğuma memnunum. Arzu’nun İngiltere’ye yerleşme kararı, Şule’nin engellilik hakkında anlattıkları, Serpil’in 20 yıl Londra’da yaşadığı halde bir İngilizle asla derin bir konuşma yapamayacağını fark etmesi gibi pek çok şeyin konuşulduğu toplantı Epepe sayesinde dopdolu geçti; bu da yeterli.
Not: Temmuz kitabımız maalesef bende heyecan yaratmadı. Tekin’in okuduğum 1-2 kitabını sevememiştim. Bakalım bu nasıl çıkacak?




