Bugün işe biraz geç gitmem gerekti. LGS sebebiyle okul yok, çocuklar uyuyordu ama alışkanlıkların gücüyle yine 08.30’da çıkayım diye telaş ettim. İki tane olgun muz duruyor birkaç gündür. Kimse yemez. Mis gibi kara buğday unu da var. Akşamdan tarifi kaydettim, güzel bir muzlu kek yapıp işe getirmeye niyet ettim. İçine meyve giren keklerin uzun sürede piştiğini dikkate almadım. Çıkış saatinde kek hala fırında olunca geç gitme hakkımı kullanmaya karar verdim.
Öncesinde 20 dakikalık hafif bir egzersiz yaptım. Mum bile yaktım. Bu aralar daha yumuşak Tai Chi videolarını ve elastik bantla yapılan orta seviye pilates serilerini daha çok tercih ediyorum. Her gün olmasa da gün aşırı, olmadı haftada 3 yapmaya kendimi zorluyorum çünkü 1.5 yılın ardından şundan eminim: Sabah egzersiz yaptığımda güne çok daha pozitif bir ruhla başlıyorum. Bence bu ”hayatta kalma” modundan çıkıp günü yaşamanın ilk işaretlerinden biri : Ya kriz çözmek ya olası krizlere hazırlanmak dışında bir şey yapabilmek.
Bazen ruh halim çok kötü oluyor. Art arda 6-7 gün egzersiz yapmıyorum. Yine de bir noktada ayağa kalkıp 5 dakika yapacağım diyerek kendimi zorluyorum. O ilk dakikayı atlatabilirsem hatta o videoyu açıp karşısına geçebilirsem sonuna kadar gitmek zor gelmiyor. Dün akşam reels kaydırıyordum. Spor yapmamıştım. ”Disiplin bir şeyi canın istemese de yapmaktır” diyen siyahi bir abiye denk geldim ve neşeli şirin Jo’nun yarım saatlik gayet terleten bir serisini yaptım.


Muzlu ekmek pek güzel oldu. Çok az şeker ve kuru üzümle tat vermeye çalıştım. Üstündekiler yulaf taneleri.
Keki çıkarıp ilk sıcağı geçsin diye beklerken şipşak bir kahvaltı tabağı hazırladım çünkü işe ulaştığımda çay bitmiş oluyor 🙂 Tabii o arada çöpü çıkardım, kek bulaşıklarını da koyarak makineyi çalıştırdım, çamaşıra da el atmamak için kendimi durdurdum, ortalığı topladım.
Kahvaltımı yaparken kendimi çok mutlu hissettim. Eski evde çok tatlı bir komşum vardı; benden belki 15 yaş büyük, çoluğunu çocuğunu büyütmüş, gün görmüş bir hanım. Benim iki çocukla koşturduğumu gördükçe ”Elifciğim hiç merak etme, hepsi geçiyor, her şeye vakit buluyorsun. ” derdi. Bunu söylemesi bana çok iyi gelirdi. Özel sektörde çalışıp, gergin bir ruh haliyle yaşadığım ve bebelerin etrafımda dolanıp durduğu o yıllar geçip gitti mi sahiden? Pandemi, saçma sapan geçici görevler, gece 2-3’te uykudan uyandırılma kabusu bitti mi?
Sonrasında yine elim kolum dolu evden çıktım. Çöpleri attım, baza altlarından-hurçlardan çıkan ve artık giyilmeyecek eşyaları, beslenme çantamı aldım. Değiştirmem gereken 1-2 ürün var derken Cevat Kelle havasında arabaya ulaştım.

Not 1: Güne Nasıl Başlıyorum başlıklı ilk yazıyı 2015 yılında yazmışım! 11 yıl önce o yazıyı yazarken 10 yıl sonra güne bu şekilde, bu evde başlayacağımı hayal bile edemezdim. Tünelin ucunda ışık var arkadaşlar. Hasan Ali Toptaş’ın mükemmel cümlesinde olduğu gibi: Zaman denen o büyük silginin himmetine sığınalım.

Not:2 Aynı başlığı taşıyan diğer yazılar burada.





TÜM YORUMLAR
Şu yazın, hele ki “Bence bu ”hayatta kalma” modundan çıkıp günü yaşamanın ilk işaretlerinden biri : Ya kriz çözmek ya olası krizlere hazırlanmak dışında bir şey yapabilmek.” kısmı öyle iyi geldi ki bana….
İki numara henüz küçük ama umarım biraz büyüdüğünde, tam bu dediğin moda geçeilecek miyim, bazen emin olamıyorum… Hiç geçmeyecekmiş gibi geliyor bazen!
Ah Ceren..Anne olmanın bedeli ne kadar ağır ve hediyeleri ne kadar büyük. Zorlanıyoruz. Zorlanacağız. Besbelli. Sarılıyorum kocaman.